Bana Üsküp'ten soruyorlar ... I


Eğer Rûm'un revânında görürsem ben dilârâyı
Revânına revân idem Semerkand u Buhârâ'yı

~Yazıcıoğlu Mehmet Efendi

(Eğer o gönülleri süsleyen sevgiliyi (dilarayı) Rum diyarında görseydim,
Onun bu yolu tutmasının şerefine Semerkand ve Buharayı bağışlardım)
Küçük bir not : Burada sevgiliden kasıt Hz. Muhammed'(sav)dir.
Çünkü bu şiir Yazıcıoğlu'nun Muhammediye kitabında geçer.

Şairin ''seni günlere böldüm, seni aylara...''dediği gibi ben de bu yazıyı günlere böldüm okunması ve hazmedilmesi kolay olsun deyu ! Şuan I. bölümdesiniz. Bu yazı serisi hem bir hatırat hem de tecrübelerimi paylaştığım bir gezi yazısı olarak arşivimde bulunsun istiyorum . 

Her şey İstanbul'da başladı. Fakat bu gezi Üsküp yazısı olduğu için İstanbul'a fazla girmeyeceğim. Ama İstanbul'a girmeden olmaz İstanbul'suz olmaz ben İstanbul'u Üsküp'e, Üsküp'ü İstanbul'a bağladım. İlerleyen kısımlarda bunu fark ettiğiniz yerler olacak.  Benim  ''kıvrak ve küheylan atlar''ımı koşturduğum yer olan bloguma hoş geldiniz  :)

Peki bu yazı serisinde neler bulacaksınız ?

-Yahya Kemal'den Ahmet Murat Özel'e,
 -Ahmet Murat Özel'den Ömer Tuğrul İnançer'e ,
-Üsküp,Prizren,Kalkandelen, Ohri'ye dair gezilecek ,yenilecek , içilecek pek çok tavsiyeye
- Balkan şarkılarına,
- arada şiirlere :)
- belki aramadıklarınıza veya beklediklerinize ...
-Aslen ise; Ne yaşadık,ne hissettik,ne tecrübe ettik sorularının cevaplarına...

 Kemerlerinizi bağlayın, hazırsanız başlıyoruz.

Üsküp seyahati öncesi bazı okumalarım ve Trt Dinle sağ olsun dediklerim :) 

Bu kitaplara ek olarak Yavuz Bülent Bakiler'in Üsküp'ten Kosova'ya kitabını da ekleyebiliriz. (Kitabı Berşan edinmişti.)

Üsküp benim için yıllar önce şu şarkıyla başlamıştı: ‘’Üsküp Sevda Şarkısı ''

Yıllardan beri Melahat Gülses 'in kadife sesinden severek dinlediğim bu şarkı aylar önce bileti aldığımızda daha farklı bir anlam taşıyordu artık.. Henüz görmediğim Üsküp’ü özlemek için şarkıyı açıp açıp dinliyor, şarkının ruhundaki o nahif romantizme kendimi kaptırıyordum. Hatta bu şarkı, içimde çeşitli sorgulamalar yaptırmıştı(şarkıları sorgulamak kalp ben) .

 İşte şuracıkta o sorgulamalar  :




Aylar önce ucuz bilet bulup ''haydi kızlar gidelim'' diyen Berşan'ın sesine kulak verdik. O Bosna'ya gitmek istiyordu. Ben ise ''Bosna'ya gittim, bence Üsküp'e gidelim'' dedim. Betül'ümüzü de iki saat içinde bilet almaya ikna edip harika bir üçlü olduk. Biletleri de alınca bir whatsap grubu kurduk.
 Bu grup üzerinden birbirimize sürekli Üsküp'e dair bilgiler, yazılar, makaleler, fotoğraflar atmaya başladık. :)

Üsküp'ü ziyaret etmeyi adeta 'itikadi' bir mesele olarak görmem ise Yahya Kemal'in hatıralarıyla gerçekleşti . Bu hatıralar beni çok etkilemişti. Yahya Kemal içimde tüten bir buhurdandı artık. Bu yüzden önce İstanbul'da onun kabrini ziyaret etmek istedim ve Üsküp'e gitmeden 2 gün önce Berşan ve Betülle Yahya Kemal'in Aşiyan'daki mezarına gittik. 


Mezarlığın başında bir Fatiha ve ''Rindlerin Ölümü'' şiirini okudum.



3 Şubat 2022

Üsküp 


Türkiye saatiyle 07.30'da kalkacak olan uçağımıza yetiştik. Kalpler bir miktar : güm,güm!

Yanıma sırt çantamı ,

Betül'ün coşkusunu ,

Berşan'ın merhametini aldım.

(Üsküp Türkiye'den 2 saat geri, Üsküp'e vardığımızda 08.30 civarıydı.)

Üsküp bizi karlı Şar Dağları'yla selamladı..  Pasaport kontrol sırasını beklerken aynı uçakta geldiğimiz Ahmet Murat Hocam ve ailesine selam verdik. Bu öyle bir selam ki Üsküp'ten dönene kadar devam ediyor :) 

Daha bir gece öncesinde Mihrimah Sultan Camii haziresine bakan bir kafede otururken Berşan'ımla Ahmet Murat Özel Hoca'dan bahsetmiştik, ertesi sabah Üsküp'e aynı uçakla geleceğimizden habersiz :)

göklerden gelen bir rızık vardır...

  İşlemlerimizi halledip 20 Euro(taksi fiyatlarından da haberiniz olsun :D) ödediğimiz taksiyle öncesinde Airbn'den çok severek kiraladığımız evimize geçiyoruz. 


           (oralarda dolanırken bulduğumuz bir pazar, sonradan uğramak için börekçiyi kafama yazıyorum)

Ya da geçemiyoruz. Çünkü yanlış bir yerde iniyoruz(o kısım nasıl oldu tam anlamadık) işin kötüsü kalacağımız eve benzeyen binanın aynısından çevrede on tane var . Yolda geçen birilerinden yardım istemeye çalışırken Maya çıkıyor karşımıza (Allah ondan razı olsun) elimizde evin dış kapısının fotoğrafı tam bir bir turist modundayız :) Maya ile beraber gelene geçene soruyoruz. O arada ben ''Kızlar şuraya bakıp geleceğim'' diye ilerideki apartman mı değil mi diye apartmanı bulmaya gidiyor ve kızların yanından ayrılıyorum . Geri döndüğümde ise kızları yerinde bulamıyorum. 

Başlasın şenlik...(!)

Berşan yurtdışına telefonunu açtırdığı için bir yerden internet bulmaya çalışmam gerekiyor. Önce spor malzemeleri satan bir dükkana ardından bisikletçiye ardından markete giriyorum . Kimse bana wifisini açmıyor :( Bir kafe fark ediyorum ağır sırt çantamla kaç defa geçtiğimi sayamadığım caddede..


Kafe'nin tatlışlığı içime bir umut veriyor içeri giriyorum. Wifi'ye bağlanmama izin veriyorlar. Bir taraftan kafeyi inceliyorum.

Şu vintage cimbali kahve makineleri hemen dikkatimi çekiyor, gözlerim kalp kalp. Tabi ki kızlara da ulaştım, az ileridelermiş zaten, şurada bir espresso içeyim giderim birazdan  :D 

Tamam, tamam gidiyorum! 

(Akordu bozukta olsa piyanolu bir evde kalmak tabi ki güzel :)

Retro tarzı evimizde buluşmamız, evden çıkmamız derken saat 11.00'e yaklaşıyor. Yürüyerek Üsküp Türk Çarşısı'na gidiyoruz. Acıktık, lezzetli bir börek yemek hakkımız!


    
 Üsküplüler henüz uyanmamış, çarşı bomboş.. Çarşıyı bir süre kafamıza göre adımlıyoruz.


   Burası Berşan'ın dediğine göre meşhur bir lokanta bize nasip olmadı size olsun inş :)


(Üsküp geleneksel hamur işleri)


Bir dükkana giriyoruz . Enfes bir börek kokusu, saatlerdir beklediğimiz an :) ...
Gerçekten börekleri çok iyiydi. Müslüman lokantası zaten ; tercihen kıymalı ...
 (şükür ki ilerleyen günlerde yine yolumuz düşecek- o zaman dıştan fotoğrafını da göstereceğim !)


 (Üsküp Türk Çarşısı'nın içinde bir Coffe :))

Gezi öncesi yaptığımız bir gezi programımız vardı . Berşan'ım ve ben güzel listeler hazırlamıştık. Yemek konusunda onun listesi gayet iyiydi. Betül, ben size uyarım demişti zaten :) Fakat yaptığımız gezi programında zaman içerisinde çok değişiklikler oldu. Ve dâhi bu değişiklikler gezi süresince de yaşandı. Ama birlik, bütünlüğümüzün maşallahı vardı :)


Kahvaltıdan sonra çarşıyı dolaşıp hafif rampa bir yerden yukarı doğru çıkınca  Mustafa Paşa Camii ile karşılaşıyoruz. Bu camii 1492 yılında Yavuz Sultan Selim'in veziri olan Mustafa Paşa tarafından yapılmıştır. Öğle namazımız bu camiye nasip oluyor. Ardından az ileride görünen kaleye doğru yürüyoruz. 


Kaleden şehre baktığımızda modern bir mimari görüyoruz.


Peki ya şu karşıdaki Vodno Dağı'na dikilen o kocaman haç nedir ? Neyin nesidir, Üsküp'ten midir, sanmam. İğreti görüntüsü kalbimize bir hançer gibi batıyor ama! 
Kaleden ve şehrin pek çok yerinden gösterilmeye çalışılan bu haç adeta Üsküp'ün Müslüman kimliğine meydan okuyor.


Kale'yi turladıktan sonra Türk Çarşısı'na yeniden iniyoruz. Şadırvanın üzerine konulan çikolatalar buradan az evvel incelik sahibi birinin geçtiğini gösteriyor. Bir çikolatayı alıp aramızda kardeşçe paylaşıyoruz. :)


Üsküp'te ve birkaç Balkan şehrinde fark ettiğimiz güzel bir şey de hemen hemen tüm şadırvanların üstüne abdest duasının eklenmiş olmasıydı.(hoş bir hatırlatma)


Türk Çarşısı'nın simgelerinden biri olan Osmanlı Çaycısı'na girip çay içiyoruz. Burada çayın yanına kurabiye de veriyorlar. Çayı her dükkanda bulamasanızda bulabileceğiniz yerler olması gerçekten iyi...Çay bulamazsak diye evde içmek için sallama çaylar da almıştık ama gerek kalmadı :)


Çayımızı içip Bit Pazarı'na doğru yol alıyoruz. Kızlar pazarı bulur da gezmez mi :D 


Şu kurumuş etler dikkatimi çekiyor. Kurumuş etin Balkanlar'a ait bir lezzet olduğunu biliyorum . Tadını merak etsemde güvenemediğim için almıyorum . Fakat kurumuş tavuğu kızların tüm engellerine rağmen deniyorum .

 Sonuç Hüsran, ben ettim siz etmeyin......:(
 
 

Bit pazarında birkaç kişiye İshak Bey Camii'ni soruyoruz. Yaklaşmışız...



Alaca İshak Bey Camii 1438 yılında İshak Bey tarafından yapılmıştır.  II. Murad'ın silah arkadaşı olan ve Sırbistan'ı fethetmekle görevlendirilen İshak Bey, Sırbistan yanında Bosna, Arnavutluk ve Hırvatistan’a kadar akın sahası geniş bir uç beyidir. İsmini cephesini ve kubbe bileziğini süsleyen alacalı kalemişi motiflerden almıştır. 

İshak Bey Camii'ne girdiğimizde ikindi ezanı okunuyor. Bu fırsatı kaçırır mıyız hiç? Durduk namaza.



Camii içerisindeki ahşap pencere kapaklarının renkleri, pencere kenarlarına yapılan kalemişi motifler gönlümüzde bir hoşluk hissi uyandırıyor. Ne zaman içim daralsa, hayalini kuracağım pencereler bulmuş oluyorum kendime.!

 

Sonrasında gezdiğim camilerde de fark ettiğim çiçekli kalemişi motifler ve ahşap pencere kapakları diğer Balkan camilerinde de çok yaygın. Camilerin mimari ve  iç tezyinat anlamında Türkiye'dekilerden farklı olduğunu söyleyebiliriz.



''nihân ettim seni sinemde''



(cemaatin arasına dahil oldum-maalesef kadınlar bölümü yok çünkü..)



Üsküp benim için Yahya Kemal demek..  Yahya Kemal'in doğduğu İshakiye Mahallesi'de ismini bu camiden alıyor. Paris'te olduğu yıllarda bile unutamadığı ezan sesleri, Partal Hafız'ın sesiyle kulaklarına bu camiden yükseliyor. Keşke ben de Partal Hafız'ın sesini duyabilseydim. Sahi sizin çocukluğunuzda sesini unutamadığınız bir müezzin ,kıraatini unutamadığınız bir imam oldu mu ?

                                            

Alaca İshak Bey Camii'nin haziresinde bulunan altıgen yapılı türbenin 15. YY.'a ait olduğu bilinmektedir.



Burası caminin yanında bulunan iki katlı bir binaydı. 
(Muhtemelen Kuran Kursu olarak kullanılıyor. Betül'ü ararken içeri girmiştim de :))


''mâh yüzüne âşıkânım"

''Seni gâyet sevdi cânım''

 Alaca İshak Bey Camii'nin içindeki o narin tezyinâttan ayrılıp İsa Bey Camii'ni aramaya koyuluyoruz. Caminin cemaati bize yardımcı oluyor. Bakın şu minaresi görünen diyorlar,birkaç minare içerisinden birini işaret ederek... Bir süre o minareye doğru yürüyoruz. Bu buluşma beni heyecanladırıyor,hızlanıyorum... Çünkü İshak Bey Camii'nin haziresinde Yahya Kemal'in annesi Nâkıye Hanım medfun...Benim ona Yahya Kemal'in selamını bir Fatiha aracılığıyla ulaştırmam gerekiyor. (Evet, sezgilerimi kendime görev addettiğim doğrudur !)


İşte Nakıye Hanım..Yahya Kemal'in 13 yaşında kaybettiği kıymetli annesi...Nâkıye Hanım, sizi de Yahya Kemal'i de görmedim. Ama ben öyle derin hissettim ki sizi Yahya Kemal'in hatıralarında... ''bir resmi bile bende yok dediği''
annesisiniz siz... Haddim mi bilmiyorum fakat birkaç kelam etmek istedim sizinle; İki gün önce oğlunuz beyefendiyi de ziyaret ettim; Benim İstanbul'dan Üsküp'e Yahya Kemal'den size getirdiğim bir selamdır.
 


Yahya Kemal dini manadaki ilk bilgilerini annesinden alıyor, hatta babasının dini açıdan çok hassas bir kimse olmadığını da belirtiyor. Anne diyorum ah anne..!


İsa Bey Camii'ne girerken bunları düşünüyorum işte, içeri girdiğimdeyse kendime bir köşe buluyorum. Biraz soluklanıp Yahya Kemal'in annesinin vefatından sonra İsa Bey Camii'ne gelip Yasin okuduğu geceleri düşünmeliyim.


''ilk sofuluk tecrübesinin '' annesinin vefatıyla her akşam İsa Bey Camii'ne gelip okuduğu Yasinler olduğunu söylüyordu.



''Ben girmeden hayatı şafaklandıran çağa,
Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa.

İsa Bey’in fetihte açılmış mezarlığı,
Hulyama âhıret gibi nakşettiği varlığı.''


Yahya Kemal'i anlatırken kendimden geçiyorum bir miktar... Caminin tarihinden bahsetmeyi de ihmal etmeyelim elbette. İsa Bey Camii 1475 yılında İshak Bey'in oğlu(az evvel camisini ziyaret etmiştik ya) İsa Bey tarafından yapılıyor. 

"Belki derdimize çare bir çiçek" 

Ayrıca İsa Bey Cami'nin Fatih devrinde denenmiş olan zâviyeli cami tipinin son örneklerinden  olduğu bilinmektedir. 


Zâviyeli Cami : Osmanlı'nın ilk dönemlerinde ortaya çıkmış klasik dönemlerde terk edilen seyyah dervişler düşünülerek inşa edilmiş ters T planlı camilerdir. 



Şehri adeta minarelere bakarak adımlıyoruz. Sıra geldi Sultan Murad Camisine... Bakın minaresi göründü işte ! Fakat az yokuş çıkacağız belli !


Sultan Murad Camii aslında bir külliye olarak II. Murad devrinde 1436'da yapılmıştır. Evliya Çelebi buradaki medreseyi Üsküp'ün en eski medreselerinden biri olduğunu belirtir. Yahya Kemal, Sultan Murad Camisi'nin  ''Üsküp'ün en mübarek tepesi'' üzerine kurulduğunu söyler.

 

 

Yahya Kemal'in çocukluğunda ''amin alaylarıyla'' getirildiği Yeni Mektep işte burada..  Yeni Mektep dediysek aslında yeni bir mektep değil, geleneksel usulle ders verilen bir sıbyan mektebi..  Çocukluğuna dair güzel hatıraları var burada...Küliiye içerisinde Beyhan Sultan Türbesi'de mevcut.
(Yahya Kemal hatıralarında dikkatimi çeken bir kısım da Yahya Kemal'in 3 senede elif ba 'yı geçmesiydi.)  

    

Yahya Kemal bu tepeden saatlerce Üsküp'ü seyrediyor. Ertuğrul Karakuş Hoca'nın Yahya Kemal ve Üsküp kitabını okurken dikkatimi çeken şu tespiti kendi ifadelerimle dile getirecek olursam : Yahya Kemal'in yazdığı şiirlerde aslında sembol bir kelime ''tepe'' ''Üsküdar'ın tepesi'' ya da ''sana bir tepeden baktım Aziz İstanbul'' derken de biz onun şehri tepeler üzerinden duyumsadığını fark ediyoruz. Belki de tüm tepeler ona Üsküp'ü hatırlatıyordur kim bilir?

 


Bu tepede Külliye, saat kulesi ve Beyhan Sultan Türbesi bir arada...
Evliya Çelebi, 1566 yılında yapıldığı tahmin edilen bu saat kulesiyle ilgili Üsküp'te göze çarpan ilk yapı olduğunu, minareye benzediğini ve sesinin çok uzaklardan duyulduğunu belirtmektedir. 



Artık bu tepeden de inme vakti geldi. Manen doyan ruhumuz için şükrediyor acıkan karnımız içinse Türk Çarşısı'na doğru yol alıyoruz.



Destan Köfte'ye varıyoruz. (En meşhur burası dedi Berşan :) Otantik bir mekan, içeriye girdiğimizde çokça yabancı gözümüze çarpıyor ya da biz Makedonca bilmediğimizi hissediyoruz da diyebiliriz :P

 


İç dekorasyonda Üsküp'ün eski fotoğrafları dikkatimizi çekiyor. Burası müslüman biri tarafından işletiliyor. O yüzden içimiz rahat sayılır :D Daha önce Bosna'da yediğim cevabiye benzeyen köftelerden sipariş veriyoruz.(aslında genel Makedon Köftesinin adı cevabi)




Fakat beklediğimiz köfteler uzun süre gelmiyor. Bizde camdan sokağı izliyoruz. O da ne ....!Ömer Tuğrul İnançer değil mi geçen, diye birbirimize sorarken Betülle ben koşarak dışarı çıkıyoruz, selam vereceğiz ! Selam verip, kendimizi tanıtıyoruz. 
Ömer Tuğrul İnançer :''bu soğukta burada ne işiniz var, şimdi bana soracaksınız sizin ne işiniz var diye ben görev için buradayım diyor'' Biz de ancak bu vakte nasiplenebildik diyoruz :)) Bizi de Allah gönderdi demiyoruz, gülümsüyoruz.

Beklediğimiz köfteler gelmemiş hala ...Ama Ömer Tuğrul İnançer gelmiş düşünsenize :) 

 (My Mecra'nın program için burada olduğunu biliyorduk ama biz gelene kadar burada olacağını ve karşılaşacağımızı tahmin edemezdik tabi))


Köfteci dükkanının kapısından Üsküp Türk Çarşısı'na koşarak çıkan iki kız kardeş(Betül ve ben) zihnimde şöyle bir tahayyül oluşturmuştu ;

 

Sanki yaklaşık 150 yıl öncesinin Üsküp'ünde evlerinin penceresinden sokağa bakan iki genç kız, nâdirattan gördükleri kıymetli bir zâtı o taş kaldırımlarda fark etmişte bu nâsibe hâyretle nazar eylerken, tüm bu şaşkınlıklarına rağmen o ânı kaçırmamak için merdivenlerden koşarak inebilmeyi akıl edebilmiş, selam verip birkaç kelam edebilmiyi ise Hakk'ın ikramıyla kavuşmuşlardı.

 

Bazı anlar beni hızlıca mutehayyil bir kimseye dönüştürüyor. :) 

 
 Öyle aniden, öyle sıcak, öyle içten bir rast geliş.. 



Ben sonradan bu karşılaşmanın bir hikmetini de bu geziden birkaç ay öncesinde aradığım bir kitap olan Said Paşa İmamı'yla bağlantısını kuruyorum. Şöyle ki, baskısı olmayan bu kitabı aradığımı bilen bir arkadaşım kitabı bir sahaftan bulup bir kaç gün önce İstanbul'da bana hediye etti.(Üsküp'ü İstanbul' a bağlayacağım demiştim başta :) Kitabı bana verdiği gün onunla kitap hakkında birkaç kelâm etmiştik. Kitabın takdimi de hatta kime aitti... diye düşünürken kitabı açtığımda takdimin  Ömer Tuğrul İnançer olduğunu fark etmiştim. Bu olaydan birkaç gün sonra Üsküp'te Ömer Tuğrul İnançer'le karşılaşmış oldum. İşin bir diğer hayret verici kısmıysa (bence) bu kitapta benimle Üsküp'e gelmişti. İstanbul'da Said Paşa İmamı Hasan Rıza Efendi'nin mezarını bulmam gerekiyordu böyle bir amaçta vardı zihnimde . Ama o ziyaret bana nasip olmadı. Sanırım bir dahaki gidişime...
Ömer Tuğrul İnançer'le karşılaştıktan sonra keşke bu kitaptan bahsedebilseydim diye düşündüm. Fakat öyle anlar vardır ki karşılaşmak gibi ne kadar ve neyi konuşabileceğinin de bir nasip meselesi oldğunu sonrasında idrâk edersin.

..............






Beraber hatıra fotoğrafı çekildik. Ardından Destan Köfte'nin sahibi de peşimizden çıkıp selam verdi ve yemeğe davet etti fakat Ömer Tuğrul İnançer gayet nazik bir cevapla teklifi kabul edemeyeceğini söyledi.  
O an doğru bir mekan seçmiş olabileceğimizi düşündük :D



Destan Köfte 'ye heyecanla geri döndüğümüzde, Berşan bizi kameraya çektiğini söyledi. Sizin izlediğiniz kısmı Berşan bizden habersiz çekmiş yani :) 
Güzel bir hatıra oldu, eksik olmasın canımın içi.



Betül hala heyecanlıydı. Yemekler de gelmemişti. Yemek öncesi bir süre olayı hazmetmeye çalıştık .


Sanırım siz de yoruldunuz size yemek değil ama güzel bir şarkı ısmarlayabilirim. Biraz Balkanları hissedin.



Yemeğin geç gelmesi büyük bir eksiydi. Yemekten bahsedecek olursam : Köfte iyiydi.
Şu ortada görünen salata çok meşhur diye aldık. İsmi Şopska ... Kısaca ; bol parmesan peynirli domates salatası (domatesler çürük gibiydi ve olgunlaşmamıştı -pek beğenmedik /belki mevsimi değildi, bilmiyorum) Cevapi (köftenin adı) yanına soğan veriyorlar ve bu güzel bir şey bence. Birde közlenmiş biber...
Ee bir Urfa'ya gelmedik, fazla meze beklemeyin :)




Yemeği yedikten sonra çarşının içinden Fatih Taşköprüsü'ne doğru ilerlerken solda şu dükkan gözüme çarptı. Küçük bir dükkan olmasına rağmen giren çıkan insan çokluğu dikkatimi çekti . Şu vitrindeki lokumlar çok güzel görünüyordu. Tadına bakmak istedim ama tok karna bir şey yemekte istemiyordum. Fakat bu dükkanı zihnime kazıdım, şu şehirden ayrılmadan muhakkak gözlerime ışıldatan bu lezzetlerin tadına bakmalıydım.
Dışarıdan bir süre dükkanı izledim . Kızlar n'olur şuradan tatlı alalım felan dedim. Sonra tok olduğumu düşününce de bu tatlının lezzetini alamam diye vazgeçtim.





Akşam biraz gezdikten sonra geldiğimiz Ohrid Pastanesine de burada değinmiş olayım. Berşan'ın büyük hayallerle yediği trileçe büyük bir hayal kırıklığı oldu. Ben de pek beğenmedim. Yediğim pasta Türkiye'de yiyebileceğiniz pastalara yakın bir tatta. Yani çok etkilendiğini söyleyemeyeceğim. Bence oturalım da bir çay içelim pastanesi.. 


Fatih Taşköprü'sünü geçmeden önce Türk çarşısından çıkarken sol tarafta Davut Paşa Hamamı'nı (ya çekmemişim ya da fotoğrafı bulamadım) sağ tarafta ise fotoğraftaki kiliseyi görüyorsunuz. 

(Sanja Nikolic from Macedonia - Old bazaar1, CC BY 2.0, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=4481258)

Bu hamam II. Bayezid döneminin sadrazamı Davut Paşa tarafından 1497'de yaptırılmıştır. Merak edip içine girdiğimdeyse modern bir resim sergisi olarak kullanıldığını görmek bir miktar şaşırttı.



Fatih Taşköprüsü 15. YY.'da II. Murad zamanında yapılmaya başlanıp Fatih Sultan Mehmed döneminde tamamlanmış kesme taşlardan oluşan bir yapıdır. Eskiden üzerinde mukarnaslı bir niş üzerine asılı olan kitâbenin 1689'da Avusturyalılar tarafından Vardar Nehri'ne atıldığı söyleniyor . Kitâbe de şunlar yazılıdır :
“Ta‘mîrini görenler bu cisr-i bî-nazîrin / Tahsîn edip dediler çok evvelkiden a‘lâ / Ta‘mîr olunmak ile yapıldı gönlü halkın / Oldu hilâlî târîh ‘termîm-i cisr-i bâlâ’”  (1579)

Köprü zaman içinde pek çok tamire uğradığı için bugün özgün halini koruduğunu söylemiyoruz.



Şehir merkezindeki onlarca heykel... Vodno Dağı'ndaki devâsa haç.. Şunları yazdırıyor :

''tek çoktan büyüktür bilirim
tevhid teslisten 
tevazu kibirden
minareler gökdelenlerden büyüktür''


                                    hk

 

Köprüyü geçtikten sonra meşhur Rahibe Terasa adına yapılmış olan müzeyi ziyaret ediyoruz.
(ee madem köprüyü geçtik ziyaret şart oldu :P) 



Bu müzede Rahibe Terasa'nın eşyaları var. Aslen Üsküplü olan Rahibe Terasa, Katolikler açısından önemli bir isim. Hayırsever misyonerlerin öncüsü olarak biliniyor; Hayırsever faaliyetlerinden dolayı 1979 yılında Nobel ödülü veriliyor. Rahibe Terasa hakkında çekilmiş pek çok film var.


Bu fotoğrafta Rahibe Terasa Papa'dan ödül alıyor.

-----------------------------------------


Şimdi tam burada filmi geri sarar gibi Fatih Taşköprüsü'nün olduğu yere dönüp, köprünün üzerinde durup şehre dair birkaç kelam etmek istiyorum;

Türk Çarşısı'nı arkanıza alıp Fatih Taşköprüsü'nü geçtiğinizde adeta gayrimüslim bir şehre vardığınızı hissediyorsunuz. Fatih Taşköprüsü, şehri ve kalbinizi ikiye ayırıyor sanki. Hüzünlü bir geçiş bu...Vardar Nehri, benim akışım kimseyi ayırmamalıydı der gibi mahzun bakıyor. Bir zamanlar insanları birleştirme görevi gören bu köprü sanki artık şehrin kimlik firâkını simgeliyor. Fatih Taşköprüsü'nü geçtikten sonra Makedonya Meydanı'nın ortasına dikilen bir sürü heykel ve kocaman bir Makedonya bayrağı görüyoruz...Vodno Dağı'nda gördüğümüz haç gibi.. 

Peki o halde soruyoruz : Şehirdeki bir yapı büyük olduğunda anlamı da onunla büyür mü ? 
Anlam nerede gizlidir, şehrin neyidir ?



Üsküb bir müslüman şehirdi
Binbir türbeyle müştehirdi
Vardar’sa önünde bir nehirdi
Her an tekbîrlerle çağlar

Yorumlar

  1. Benim ''kıvrak ve küheylan atlar''ımı koşturduğum yer olan bloguma hoş geldiniz :) Bu cümleye bir kalp bırakarak okumaya başlıyorum. Kulağımda Melihat Gülses ile. Seyahate çıkmadan önce Yahya Kemal'in kabrine gitmenize bayıldım. Çok hoş. Allahımmm nasıl sürprizli bir yazı bu :) uçaktan Ahmet Murat çıktı. Partal Hafız'ın sesi bölümü beni ağlattı. Nakiye Hanım'da iyice coştum. Bir ana oğulu buluşturmak fikrine hayran oldum. Allahım ne nasiplisiniz yaaaa. Şimdi de Tuğrul İnançer' denk geldiniz. Okudukça yazıyorum. Yazının başında Ahmet Murat, Tuğrul İnançer dediniz ama ben onların kitaplarını okudunuz falan sanmıştım. Bu geziden bir seyahatname çıkar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de bu yoruma bayıldım eksik olmayın:)))

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ramazan Geçerken(1443)

Gidelim Buralardan